Berkem Çağlayan
EuroLeague Koçlar Birliği Direktörü, tecrübeli Sırp yönetici Goran Sasic, Avrupa basketbolunun bugünü ve yarınına dair değerlendirmeleriyle Mackolik'e konuştu.
Genel bir perspektiften bakıldığında, NBA Europe projesinin hayata geçmesiyle Avrupa basketbolunda güç dengesinin değişmek üzere olduğu söyleniyor. Önümüzdeki yıllarda bizi neler bekliyor?
Bu konunun basketbolun çok ötesinde olduğunu düşünüyorum. Hatta esasen futbolla bağlantılı bir mesele olduğunu söyleyebilirim. Nedenini açıklayayım. Avrupa Parlamentosu'nun Avrupa Komisyonu'na sunduğu ve UEFA'nın da dahil olduğu son öneriler, tartışmanın basketbolun sınırlarını aştığını açıkça gösteriyor.
EuroLeague'in eski CEO'su Jordi Bertomeu, görevde olduğu dönemde Manchester United, Chelsea, Arsenal ve Paris Saint-Germain gibi büyük futbol kulüpleriyle görüşmeler yaptı. Alınan yanıtlar hep aynıydı: Yatırım maliyeti çok yüksek ve paranın geri dönüş süresi fazla zaman alacak. Real Madrid ve Barcelona gibi, dünyanın en büyük spor kulüpleri ise çok net bir anlayışla hareket ediyor: "Oynamak için para ödemeyiz, oynadığımız için para alırız."
Bu noktada iki temel soru ortaya çıkıyor: NBA, futbol kulüplerini basketbola yatırım yapmaya nasıl ikna edecek? Daha da önemlisi, bu kulüplerin bir katılım bedeli ödemesini nasıl sağlayacak? Türkiye bu konuda iyi bir örnek. Kulüp başkanları, basketbola yapılan harcamalar nedeniyle zaten futbola yeterince yatırım yapılmadığı yönünde ciddi eleştiriler alıyor.
NBA'in, aralarında JP Morgan'ın da bulunduğu büyük danışmanlık şirketleriyle çalıştığını biliyoruz. Ancak şu ana kadar yönetim kuruluna sunulmuş, onaylanmış bir pazar analizi ya da net bir iş planı yok. Buna rağmen NBA, FIBA ve EuroLeague'in bir araya gelerek ortak bir çözüm aramasını tamamen destekliyorum. Futbol kulüpleri, Bayern Münih örneğinde olduğu gibi basketbolun uzun vadede sürdürülebilir bir yatırım olduğuna ikna edilebilirse, bunu memnuniyetle karşılarım. Bana göre Avrupa basketbolunun nihayetinde futboldan öğreneceği çok şey var.
Bu sezon çok erken aşamada çok sayıda antrenör değişikliği yaşandı. Bu durum Avrupa basketbolunun mevcut yapısıyla ilgili bir şey söylüyor mu?
Aslında bu açıdan bakıldığında en kötü sezonu yaşamıyoruz. EuroLeague Koçlar Birliği'ni kurduğumuzda, Aralık ayına gelmeden dokuz teknik direktör görevden alınmıştı. Bu da zaten derneğin kurulma nedenlerinden biriydi. Basketbolu sık sık futbolla kıyaslarım. Sir Alex Ferguson, Manchester United ile yıllarca Premier Lig ve Şampiyonlar Ligi hedefiyle yarıştı. Onun ayrılışından sonra kulüp, Şampiyonlar Ligi'ne katılmakta bile zorlanır hale geldi. Basketbolda da benzer bir durum söz konusu. Obradovic'in Fenerbahçe'de, Ergin Ataman'ın Anadolu Efes'te, Pablo Laso'nun Real Madrid'de gösterdiği başarılar, uzun vadeli istikrarın ne kadar önemli olduğunu kanıtlıyor.
Ancak istikrar yalnızca teknik direktörle sınırlı değil; kadro devamlılığı da büyük önem taşıyor. Rekabetçi bir EuroLeague kadrosu kurmak gerçekçi olarak üç yıl sürer. Çünkü üst düzey oyuncular genellikle üç yıllık sözleşmeler imzalar. Parçaların yerine oturması için zamana ihtiyaç vardır. Bu nedenle genel menajerleri, tek yıllık ya da 1+1 sözleşmeler yerine çok yıllı kontratlar yapmaya her zaman teşvik ederim.
Ayrıca bu sezon sakatlıkların etkisi oldukça belirleyici oldu. Son iki yıldır EuroLeague'e, doktorlar, kondisyonerler, başantrenörler, oyuncu birliği ve hakemlerin yer aldığı bir uzmanlar kurulu oluşturulması gerektiğini sürekli iletiyoruz. Amaç yalnızca oyuncu sakatlıklarını değil, antrenörlerin ve hakemlerin sağlığını da korumak. Bu süreç artık başladı ve oluşturulan uzman kurul, gelecek sezon için EuroLeague'e öneriler sunacak. Bu gelişmeden son derece memnunum.
Zeljko Obradovic'in Partizan'dan istifası birçok kişi için sürpriz oldu. Sizce bu karar neden alındı?
Basit bir soruyla başlayayım: Partizan'ın mevcut başkanının adını biliyor musunuz? Çoğu kişi bilmiyor ve bu bile başlı başına çok şey anlatıyor. Şunun altını net biçimde çizmek gerekir: Zeljko Obradovic daha önce hiçbir kulüpten istifa etmedi. Ne Fenerbahçe'den, ne Panathinaikos'tan, ne Benetton'dan ne de Real Madrid'den. Partizan başkanı, Obradovic'in görevinden ayrıldığı ilk kulüp başkanı oldu.
Obradovic kamuoyuna konuştuktan sonra kulüp başkanı uzun bir basın toplantısı düzenledi ve bütçe artışlarını doğrudan sportif başarıyla ilişkilendirdi. Ben Florentino Perez'in, Joan Laporta'nın, Tuncay Özilhan'ın ya da Ali Koç'un bunu yaptığını hiç görmedim. Sonuçları bu şekilde kamuoyu önünde çerçevelemek, benim daha önce tanık olmadığım bir durumdu. Başkan, sportif konulara müdahale etmediğini söyledi ancak buna kesinlikle katılmıyorum. 2022-23 sezonunda Partizan'ın play-off kadrosunu dağıtan, ulusal bir trajedinin hemen ardından EuroLeague'de play-off maçının oynanmasına karar veren ve kulübü daha sonra Sırbistan yerel liginden çeken kişi oydu. Bu kararların hiçbiri koç tarafından alınmadı. Ayrıca geçtiğimiz sezon bazı Partizan oyuncuları sokak kavgasına karıştı ve başkan ısrarla onların takımda kalmasını istedi.
O trajedeninin hemen ardından oynanan EuroLeague maçında ben de salondaydım. Hava atışı sırasında iki hakemin ağladığını gördüm. Ben bile gözyaşlarıyla salondan ayrıldım; normalde duygularını kolay kolay göstermeyen biriyim. Oyuncuların ne hissettiğini düşünmek bile zor. EuroLeague Başkanı Dejan Bodiroga bile o maçın neden oynandığını anlamadığını verdiği röportajlarda belirtti.
Ayrıca Obradovic'in onayı olmadan oyuncu transferleri yapıldı. Onun seviyesindeki bir koç için bu, ciddi bir saygısızlıktır. Ali Koç ve Aziz Yıldırım gibi son derece güçlü figürler bile Obradovic'e asla böyle davranmazdı; Real Madrid de hiçbir zaman bu çizgiyi aşmadı. Ancak kendi kulübü aştı.
Bu saygısızlıkların ve sürekli saha dışı müdahalelerin birikimi, Obradovic'in yalnızca basketbola odaklanmasını imkansız hale getirdi. İstifasından aylar önce kendisine, bu kararı almanın ahlaki yükünden korkmaması gerektiğini söylemiştim. Bana göre belirleyici unsur, kulüp yönetimiyle yaşanan bu derin saygı kırılmasıydı.
Anadolu Efes bu sezon 50. yılını büyük beklentilerle karşıladı ancak işler yolunda gitmedi ve erken değişiklikler yapıldı. Sporda istikrarın önemini bazen hafife mi alıyoruz? Sabır hala kilit bir unsur mu, yoksa her şey tamamen sonuç odaklı mı oldu?
Öncelikle Tuncay Özilhan'a, basketbola yaptığı 50 yıllık katkı için en derin saygımı sunmak isterim. Onun gibi insanlar olmasaydı basketbol bugün bu noktada olmazdı.
Ancak yıldönümleri çoğu zaman yapay bir baskı yaratır. Geçen sezon Zenit St. Petersburg'un 100. yılında da benzer bir tablo gördük. Bu tür dönüm noktaları, sportif gerçeklerle her zaman örtüşmeyen beklentiler doğurur.
Efes geçen sezon dört önemli oyuncusunu kaybetti. Buna rağmen yaz dönemindeki kadro hamleleri EuroLeague Genel Menajerleri arasındaki oylamada en iyi yaz dönemi kadro yapılanması olarak seçildi. Geçtiğimiz sezon içinde PJ Dozier ve Luca Banchi'nin katılmasıyla güçlü bir ivme yakalandı ve Final Four'un eşiğine gelindi. Aynı sürecin yeniden yaşanması neden imkansız olsun? Hemen olmasa bile, kadro kurmanın üç yıllık bir süreç olduğunu unutmamak gerekir.
İsmail Şenol'un çok güçlü bir basketbol bilgisi, liderlik özellikleri ve geniş bir ağı var. Pablo Laso ise istikrar kurma ve oyuncu geliştirme konusunda kendini defalarca kanıtladı; Luka Doncic bunun en net örneği. Belki şimdi de bir sonraki Türk yıldızın gelişimine katkı sağlar. Bu sezonun bir bölümünde Efes'in altı sakat oyuncusu vardı. Geçen yıldan kaybedilen dört ana parçayla birlikte düşünüldüğünde, beklentilerin gerçekçi olması şart. Bu bir fabrika değil; her gün aynı sonucu üreten bir sistem değil. Bu, insan performansına dayalı üst düzey spor.
Geçen sezon Fenerbahçe Beko, klasik bir oyun kurucu ya da pivot olmadan EuroLeague'i kazandı. Bu durum oyunun nereye gittiğini gösteriyor mu? Avrupa basketbolu Amerikanlaşıyor mu?
'Amerikanlaşıyor' ifadesini pek sevmiyorum. EuroLeague her zaman milliyet kısıtı olmadan en iyi kadroyu kurma anlayışı üzerine kuruluydu. Ancak şunu net biçimde görüyorum: Giderek veteranların ligi haline geliyoruz. Bunun en önemli nedenlerinden biri genç oyuncuların Amerikan Kolej Ligi'ne gitmesini kolaylaşıtran sistem. Bu sistem yalnızca EuroLeague için değil, NBA için de ciddi bir sorun.
Genç oyuncular artık finansal açıdan çok daha cazip olduğu için üniversite basketbolunu tercih ediyor. Asıl sorun, NBA'e gidemeyen ancak üniversitede milyonlar kazanan oyuncuların Avrupa'ya geri döndüğünde daha düşük maaşlarla karşılaşmasıyla yaşanacak. Motivasyon, çalışma disiplini ve beklenti yönetimi çok zor olacak. Aynı zamanda takımlar artık daha az antrenman yapıyor. Çift idmanlar azaldı, maç sayısı arttı, kurallar daha sıkı hâle geldi. Bu da oyunun taktiksel karmaşıklığını kaçınılmaz olarak azaltıyor
Türk basketbolu için son olarak iletmek istediğiniz bir dileğiniz var mı?
Evet, var. En büyük dileğim, sportif rekabetin doğru şekilde beslenmesi ve karşılıklı saygının korunması. Tüm kulüpler sahada rakip olmalı, ancak saha dışında birbirinin ortağı olabilmeli.
Birkaç yıl önce İsmail Şenol ile yaptığım bir röportajda, Anadolu Efes ile Fenerbahçe'nin saha dışında iş birliğine gitmesini ve aralarındaki yanlış anlaşılmaları geride bırakmasını dilediğimi söylemiştim. O dönem, bu iki kulübün Partizan ile Kızılyıldız'ın bir süre önce sürüklendiği yanlış yola girmesini istemediğimi özellikle vurgulamıştım.
Partizan ile Kızılyıldız arasındaki ilişkiler, Zeljko Obradovic ve Giannis Sfairopoulos gibi iki önemli spor insanının yaklaşımı sayesinde zamanla iyileşti. Bence Fenerbahçe taraftarının ve Ergin Ataman'ın da benzer bir yolu benimsemesi gerekiyor.
Ergin Ataman, son Avrupa Şampiyonası'nda kazanılan madalyayla tüm Türkiye'ye büyük bir mutluluk yaşattı. Bunun değerini hep birlikte bilmek ve bu ortak duyguyu beslemek gerekiyor.
Öte yandan, taraftarlar açısından da aşılmaması gereken sınırlar olduğuna inanıyorum. Annelerin, eşlerin, kız kardeşlerin ve çocukların tezahüratların dışında tutulması gerektiğini düşünüyorum. Genelde insanlara ne söylemeleri ya da ne söylememeleri gerektiğini dikte etmeyi sevmem; ancak bu, benim içtenlikle paylaştığım bir dilek.
Son olarak, röportajdan önce Türk yemeklerini ne kadar çok sevdiğinizi konuştuk... O malum soruyu soralım, en sevdiğiniz üç Türk yemeği hangileri?
Zor bir soru ama seçmem gerekirse; katmer benim bir numaram. Kebap ve ezogelin çorbayı da çok severim. Türk mutfağı gerçekten eşsiz.


Künye